İnsanın “Kaynak” Olma Serüveni: Çarklardan Ruhlara Yolculuk

Bugün adına yeni dönüşümlerle birlikte “İnsan ve Kültür” demeye başladık. Yakın geçmişte yaygın olarak “İnsan Kaynakları” diyorduk, 100 yıl önce de “Personel Yönetimi” idi. Peki, insanı ne zaman bir hammadde gibi “kaynak” olarak kodladık? Gelin, bu kavramın tarihsel yolculuğuna ve kelimelerin arkasına saklanan anlamlara yakından bakalım.

Kronometrelerin Gölgesinde: “Beynini Kapıda Bırak, Ellerini Getir”

Hikayemiz, dumanı tüten bacalar ve gürültülü makinelerle, Sanayi Devrimi’nin kalbinde başlıyor. O dönemde denklem basitti: Daha çok üretim = Daha çok para.

Sahneye Frederick Winslow Taylor çıktı. “Bilimsel Yönetim” adını verdiği yaklaşımıyla eline bir kronometre aldı ve işçinin her hareketini saniye saniye ölçtü. Taylorizm’e göre ideal çalışan; düşünmeyen, sorgulamayan, sadece kendisine verilen görevi en hızlı şekilde yapan kişiydi.

Taylor’ın dünyasında insan, makinenin etten kemikten bir uzantısıydı. Duyguları, yorgunluğu ya da hayalleri yoktu; sadece “verimlilik katsayısı” vardı. O dönemin sessiz mottosu şuydu: “Bize aklın değil, kol gücün lazım.”

İsim Değişiyor: “Kaynak” Kavramının Doğuşu

Yıllar geçti, makineler gelişti ama insana bakış açısındaki o soğukluk tam olarak kırılmadı. 1950’lere geldiğimizde, yönetim gurusu Peter Drucker, literatüre “İnsan Kaynakları” (Human Resources) kavramını soktu.

Drucker aslında iyi niyetliydi. İnsanın diğer kaynaklardan (para, malzeme) farklı olduğunu, gelişebilen ve yönetilmesi değil, “liderlik edilmesi” gereken bir varlık olduğunu savunuyordu. Ancak iş dünyası bu kavramı biraz yanlış anladı.

Kurumsal dünya, “Kaynak” kelimesini çok sevdi ama Drucker’ın yüklediği anlamla değil. Onlar insanı; elektrik gibi, kömür gibi, bütçe gibi “yönetilmesi, optimize edilmesi ve gerektiğinde harcanması gereken” bir gider kalemi olarak gördüler. İnsan Kaynakları departmanları kuruldu ama çoğu zaman yaptıkları şey “insanı” değil, “bordroyu ve izinleri” yönetmek oldu.

Modern Zamanlar: “Personel”den “Kültür”e Dönüş

Bugün artık ofislerde devasa makineler yok, bilgisayarlar ve zihinler var. Taylor’ın “sadece ellerini getir” felsefesi, yaratıcılık çağında iflas etti. Artık biliyoruz ki, bir çalışanın en büyük katkısı kas gücü değil, tutkusu ve hayal gücüdür.

Bu yüzden son yıllarda tabelaların değiştiğini görüyoruz: “İnsan ve Kültür” (People & Culture).

Bu sadece havalı bir isim değişikliği mi? Olmamalı. Bu, insanın bir “Excel satırı” olmadığını kabul etme çabasıdır. Şirketler artık şunu fark ediyor:

  • Makineleri yönetirsiniz, insanlarla ilişki kurarsınız.
  • Kaynakları tüketirsiniz, kültürü yeşertirsiniz.

Sonuç: Neden “İnsansız Kaynak”?

İşte biz tam da bu tarihsel sürecin, bu kavram karmaşasının ortasında duruyoruz.

Geçmişte insanı makineleştiren Taylorizm’i de, insanı bir maliyet kalemi gören eski İK anlayışını da reddediyoruz. Biz, kaynakların (zamanın, paranın, ofisin) yönetildiği ama insanın “kaynak” değil, “kıymet” olarak görüldüğü bir gelecek hayal ediyoruz.

Çünkü insan, tablolara sığmayacak kadar karmaşık ve hiçbir kaynağın veremeyeceği kadar büyük bir “ruh” taşıyor.

Yorum bırakın